Menü Kapat

Yeni Normal: Küresel Otoriterlik

Son dönemlerde Türkiye, Macaristan, Sırbistan gibi otoriterleşme eğiliminin açıkça gözlemlendiği ülkeler oldukça gündemde. Bunların yanı sıra Avrupa genelinde Filistin destekçisi, Fransa’da emeklilik reformuna karşı gösterilerin polis şiddetiyle karşılanması, ABD’de Filistin eylemlerine katıldığı için kaçırılan Rümeysa Öztürk’le iyice gündeme gelen ifade özgürlüğü kısıtlamaları küresel otoriterleşmenin nasıl işlediğine ve devletlerin otoriterleşme süreçlerinde kullandıkları yöntemlere dair önemli bir tablo sunuyor. 

Bu tür rejimlerin “oyun kitabında” anayasaların çıkarlar doğrultusunda yeniden yorumlanması, protestoların kriminalize edilmesi ve hukukun görünürde korunurken pratikte baskı aracı haline gelmesi temel stratejilerden yalnızca birkaçı. Üstelik bu yalnızca otoriterleşen rejimlerde değil, liberal demokrasilerde de geçerli. Hukukun siyasallaşmasıyla birlikte cezalar artık bireylerin eylemlerine değil, aldıkları siyasi pozisyonlara, yasal prosedürler ise adalete değil düzenin devamına hizmet ediyor. Otoriterleşme eğilimindeki modern rejimler, muhalefeti yalnızca bastırmakla kalmıyor, onu söylemsel ve sembolik düzeyde şeytanlaştırarak toplum nezdinde gayrimeşru hale getirmeye çalışıyor.

Demokrasi adına otorite

Yani Türkiye’de yaşananlar yalnızca yerel bir otoriterleşme süreci değil, aynı zamanda dünya halklarının “devlet”in kendilerine hizmet etmediğini fark etmeye başladığı bir kırılma anının parçası. Otorite, bazen “demokrasiyi koruma” bahanesiyle baskıyı ve şiddeti meşrulaştırırken, demokrasinin ne olduğu ve kutsallığı sorusu yeniden gündeme geliyor. İktidar sahipleri, demokratik kazanımları koruma iddiasıyla otoriter tahakkümlerini meşrulaştırmaya çalışıyor ve halktan bu uğurda baskıya göz yummasını bekliyor. Oysa meşruiyet, sistemin kendisinden değil, sağladığı insan onuruna uygun yaşamdan gelir. Böylece demokrasinin içkin bir kutsallığı olmadığı, yalnızca bir araç olduğu gerçeği daha net anlaşılıyor.

Tarafsız devlet mitinin çöküşü

Ancak asıl mesele otoriter ya da liberal olsun, devletlerin hangi politikaları izlediği değil; halkların artık devletin ne olduğunu fark etmeye başlaması. Nitekim tüm bu yaşananlar, devletlerin meşruiyet krizini derinleştiriyor. Devlet ve iktidar ayrımı, devletin kendini ideolojik olarak “tarafsız” göstermesini ve dolayısıyla kendine ait eğitim, medya, polis gibi araçları kutsallaştırmasını sağlasa da pratikte görülmeye başlanıyor ki, devletler belirli sınıfların, çıkarların ve içinde yaşadığımız düzenin bekçisi. Bu bağlamda hakların sistematik olarak gasp edilmesi, devlete ve hatta “demokrasi” kavramına yönelik bir inanç kaybına yol açıyor. Burada önemli bir çatışma noktası doğuyor: “Demokrasi” ve “devletin bekasını koruma” söylemi meşruiyet yaratmanın aracı haline gelirken içerdiği hak ve adalet vaadinin altı boşalıyor. İşte bu kırılma, Türkiye’de yeni bir siyasal özne ortaya çıkardı: İlkesel talepler etrafında birleşmiş gençlik.

Direnişin yeni yüzü gençler

İstanbul ve Ankara başta olmak üzere ülke genelindeki gösteriler, halkın yalnızca bir siyasi figürü savunmak için değil, devletin tarafsız ve adil olmadığına dair kolektif bir farkındalıkla harekete geçtiğini gösteriyor. Bu hareketin merkezinde ise özellikle gençler yer alıyor. İdeolojilerden ziyade adalet, özgürlük ve hak arayışı etrafında birleşen bu kuşak siyasal aidiyetleriyle değil, ilkesel taleplerle sahnede. Ancak karşılaştıkları şey de yalnızca siyasi ithamlar değil, devletin şiddet tekeliyle kurduğu bir bastırma refleksi. Polis şiddeti bu bağlamda yalnızca fiziksel bir kontrol aracı değil; aynı zamanda gençlerin kamusal alandaki varlıklarını göstermelerine yönelik sembolik bir tehdit. Böylece protestolar artık sadece hukuksuzluğa değil, geleceklerine el koymaya çalışan bir otoriteye karşı da verilen bir mücadele.

Meşru olan mı yasal, yasal olan mı meşru?

İroniktir ki, bugün sistemin “tehdit” olarak görüp kriminalize ettiği hak talep araçları, geçmişte bizzat şu an sahip olduğumuz hakların kazanılmasını sağlayan yollardı. Çünkü statükoyu devam ettirme aracı gören devlet, sivil itaatsizliği ancak sistemin sınırlarını zorlamadığı sürece kabul ediyor. Ancak ne zaman ki bu eylemler, sokağa dökülmeler doğrudan yapıya dokunuyor, temsil biçimlerini, sermaye ilişkilerini ya da ideolojik meşruiyeti sorguluyor, işte o zaman “düzen bozucu,” “radikal,” “anarşist” olarak etiketleniyor. 

Devlet, “meşru olanı” (yeniden) tanımlama gücünü elinde tuttuğundan, aynı yasalar içinde protesto hakkı tanıyıp, yine aynı yasalarla bu protestoyu bastırma yetkisini kendinde bulabiliyor. Ancak eğer aynı yasa metniyle protesto hakkı hem tanınıp hem de bastırılabiliyorsa, aynı eğitim sisteminde hem protestonun yasal bir özgürlük olduğu hem de polisin iyiliği öğretiliyorsa bu yasaların, eğitimin, devlet kurumlarının kendi başına kutsallar değil, yorumlanabilir araçlar olduğunu gösterir. Bu noktada “meşru protesto” kavramı dahi başlı başına bir çelişki haline gelir: Sistemi eleştiren protesto, sistemin tanımladığı meşruiyete nasıl sığabilir? Audre Lorde’un bu çıkmaza cevabı şu: “Efendinin araçlarıyla efendinin evini yıkamazsın.” 

Yasaya rağmen hak arayışı

Protesto hakkı bu nedenle sadece bir “hak” değil, politik özneleşmenin ta kendisi. Yasalara uymak artık hak ve adaletle örtüşmüyorsa o zaman bunlar yasanın dışında aranır, deyim yerindeyse efendinin evinden çıkılır. Ve bu durum, otoriter ya da demokratik ayrımı tanımayan, yönetim şekline, iktidara ya da devlete halka sağladıklarından öte önem atamayan bir kriz biçimidir. Bu da bizi devletin tarihsel meşruiyetiyle yüzleşmeye zorlar.

Bu bağlamda İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla gündeme gelen hukuksuzlukların ardından halkın sokağa dökülmesi ve akabinde yaşananlar da aslında “Devlet bize protesto hakkı tanıyor mu, tanımıyor mu?” meselesinden çok daha büyük bir çatışmanın parçası. Bu, iktidarın giderek daralttığı siyasal sınırlarla demokratik idealin çarpışmasından doğan bir gerginlik ve Türkiye bağlamında sivil itaatsizlik meselesini yeniden düşünmemizi sağlıyor. Devletin meşruiyeti hukukla değil adaletle sınanıyor, meşru olansa yasaya uymak değil hakka bağlılık haline geliyor. 

İdeolojisi değişir, devlet kalır

Bugün yaşadığımız kriz, sadece mevcut iktidarın otoriterleşmesiyle açıklanamaz; bu düzenin kökleri çok daha derinlerde. Türkiye, bir yüzyıl içinde beş darbe gördü, halk iradesi defalarca askıya alındı, devlet adına yapılan müdahaleler demokratik süreci kesintiye uğrattı. Laikliği koruma gerekçesiyle başörtüsü yasağı gibi uygulamalar, dindarlara yönelik baskılar, ideolojik tutuklamalar, işkenceler ve idamlar, devletin en başından beri bir güvenlik aygıtı olarak kutsallaştırıldığını gösteriyor.

İşte tam da bu yüzden, Türkiye’de otoriterleşme belirli iktidarların değil, bizzat devlet aklının meselesi. İktidarlar değişse de, devletin toplum üzerindeki vesayet anlayışı yerinde duruyor. Çünkü sorun sadece kimlerin yönettiği değil, devletin kendini halkın üstünde bir güç olarak konumlandırmaya devam etmesi. Devletin kutsallığı sorgulanmadıkça, kuruluş ideolojisinin mutlakiyetçi karakteriyle yüzleşilmedikçe bu düzen, sadece aktör değiştirerek yoluna devam edecek. Öyleyse soru şu: Gerçekten değişim mi istiyoruz, yoksa sadece gücün el değiştirmesini mi?

Kültürel hegemonya ve görünmez sınırlar

Türkiye’de uzun yıllardır kültürel ve entelektüel alanlar belirli bir kesimin tekelinde tutuldu. Kültürel sermaye ve entelektüel üretim, laik ve seküler elitler için bir güç aracı oldu ve bu alanların sadece belli bir sınıfa ait olduğu fikri zamanla yerleşik hâle geldi. Bu süreçte muhafazakâr kesimler, özellikle de AKP tabanı, eğitim düzeyi ve entelektüel kapasite açısından sürekli küçümsendi, siyasal anlamda edilgen ve öznelliği olmayan bir kitle olarak görüldü. Üstelik sadece siyasal aidiyetleriyle değil, doğrudan dindarlıklarıyla da bu kategoriye dahil edildiler. Zamanla bu dışlayıcı bakış açısı, dindarlık üzerinden önce ideolojik, ardından toplumsal bir hiyerarşi kurulmasına zemin hazırladı.

Bu yaklaşım sadece bir tür entelektüel kibir üretmekle kalmadı, aynı zamanda muhafazakâr kesimin kendini koruma refleksini güçlendirdi. Kültürel ve entelektüel alanlara erişimin belli bir ideolojik merkezin kontrolünde olması gerektiği düşüncesi, laik elitin demokratik dönüşüm süreçlerine direnç göstermesinin de en temel sebeplerinden biri hâline geldi. Bunun sonucunda, yalnızca siyasal alanda değil, kültürel düzeyde de keskin bir ayrışma ortaya çıktı ve bu ayrışma yıllar içinde derinleşerek bugünkü kutuplaşmış toplumsal yapıyı beslemeye devam etti.

Demokratik barış mı, siyasi tasfiye mi?

Öte yandan, laik-seçkinci kesimin kendi siyasal bekasını, muhafazakâr toplumsal yapının dönüşümü yerine onun siyasal ve kültürel varlığının tamamen marjinalleşmesine bağlaması, Türkiye’nin uzun vadeli toplumsal barışını imkânsız hâle getiriyor. “Dindarlığı” yalnızca politik bir rakip olarak değil, meşru bir yurttaşlık bilincine sahip olamayacak bir tehdit unsuru olarak konumlandıran bu anlayış, demokratik süreçlerde gerçek bir uzlaşıyı da engelliyor. 

Oysa sürdürülebilir bir toplumsal barış, bir grubun diğerine tahakküm kurmasıyla değil, farklı toplumsal kesimlerin siyasal özne olarak tanınması ve kamusal alanda eşit meşruiyet zeminine sahip olmasıyla mümkün. Ancak bu tarihsel ve ideolojik yüzleşme gerçekleşmediği sürece, kutuplaşma ve siyasal gerilim yalnızca farklı aktörler aracılığıyla yeniden üretilecek ve Türkiye’de demokratik istikrar sağlanamayacak.

“Devlet” vaadinde sonun başlangıcı 

Yani “devletin bekası” söylemi, her dönemde iktidara yakın duranlar için sadece bir vatanseverlik meselesi değil, aynı zamanda kendi ideolojilerine uygun bir düzen kurma arzusunun ifadesiydi. Bugün geldiğimiz noktada, bir zamanlar devleti savunduğunu düşünenler bile onun aslında kendilerine ait olmadığını fark ediyor. Oysa değişen sadece aktörler; devlet aynı devlet, polis aynı polis.

İdeolojik farklar ne kadar keskin görünse de, baskı biçimleri, hak ihlalleri ve ayrımcılık yöntemleri hep aynı kalıyor. Eğer mesele yalnızca iktidarın kimde olduğu sorunuysa, eğer bugün de herkes için hak ve adalet talep etmek yerine yalnızca devletin el değiştirmesini istiyorsak, bu döngü devam edecek. Yaşananlar belirli bir kimliğin dışlanmasından ibaret değil; mesele, devletin hepimize verdiği sözleri tutmamış/tutmuyor olması. Bu yüzden artık yalnızca direnmek değil, devletle ilişkimizi en baştan sorgulayan, bambaşka bir siyasal tahayyül kurmak zorundayız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir