Zaman geçiyor ama döngü değişmiyor. Kadınlar hâlâ öldürülüyor. Hâlâ tacize, mobbinge, ötekileştirmeye maruz kalıyor. Hâlâ sesleri duyulmadığında daha da yüksek haykırmak zorunda kalıyor. Geçtiğimiz 8 Mart’lardan bu yana ne değişti? Şiddetin ve eşitsizliğin coğrafyası genişledi, patriarkanın kodları yeni biçimler aldı, ama kökleri hep aynı kaldı.
O yüzden 8 Mart, bir anma günü değil, bir mücadele günüdür. Birbirimizi hatırladığımız, kolektif gücümüzü hissettiğimiz, biriken öfkemizi örgütlü bir çığlığa dönüştürdüğümüz bir gün.
Çünkü biz biliyoruz ki, kadın cinayetleri, en uç noktadır. En son aşamadır. Ve bu sona giden yol, en küçük ayrıntılarda başlar:Görünmeyen tahakkümde, mikro şiddette, “Ama ben seninle evlilik düşünüyordum.“larda, “Yolun sonunda seninle bir aile kuracaktım.“larda, “Her soruna cevap alamazsın.“larda, “Her şeye hemen isim koyamazsın.“larda, “Akışta kal.“larda, “Zamanı bırak, zaman içinde belli olur.” gibi oyalamalarda, “Kadın kadının kurdudur.“larda, eril aklın kendini mutlak sanan buyurganlığında. Ama en başta da ikili ilişkilerimizde.
İkili ilişkilerdeki temel soruna baktığımızda görüyoruz ki ciddi bir doyumsuz erkeklik krizi yaşanıyor. Cinsel, duygusal, entelektüel anlamda doyumsuz… İlgiyi, sevgiyi, sadakati tüketmek istiyorlar ama karşılarındaki kadını bir özne olarak görmek istemiyorlar. Bu kriz, kadınların bedeninde, ruhunda ve hayatında yaralar açıyor. Flört şiddeti, manipülasyon, duygusal sömürü, psikolojik baskı…
Bu doyumsuzluk hissi, erkeklerin bir ilişki içindeyken bile sadakati bir zorunluluk olarak değil, kendilerinden beklenen bir lütuf olarak görmelerine neden oluyor. Kendi krizlerini rasyonalize ederek, türlü bahanelerle, türlü vaatlerle kadınlara yalan söylüyor, onları aldatıyor, hayal kırıklıkları içinde bırakıyorlar.
Kadınların bağlılık, sadakat ve güven gibi en saf, en içten duygularını kendi güç oyunlarının bir parçası haline getiriyorlar. Sağlıklı ve dürüst bir ilişki kurmak isteyen kadınların samimiyetini bir zayıflık, bir zaaf gibi görüp küçümsüyorlar. Bu duyguları, kendi çıkarlarını korumak ve egolarını beslemek için kullanabilecekleri bir araç olarak görüyorlar. Sevgiyi, ilgiyi, bağlılığı sonuna kadar tüketip, istedikleri noktada hiçbir sorumluluk almadan çekip gidiyorlar.
Kadınlar aldatıldıklarının farkına vardığında, gerçeği sorguladıklarında ve sınırlarını çizmeye çalıştıklarında ise bu sefer roller değişiyor. Aynı erkekler, önce yücelttikleri kadınlarıaniden “takıntılı”, “histerik”, “kafayı yemiş” olmakla suçlamaya başlıyorlar. Suçlarını asla kabul etmiyor, bunun yerine kadınların tepkilerini patolojik göstererek onları manipüle edebileceklerini zannediyorlar. Ama artık kadınların boyunları, bu manipülasyonlara karnı tok.
Tüm bunlar, kadınların kendilerini değersiz hissetmesine, kendi sınırlarını unutmasına neden oluyor. Ve biz birbirimizi, gözlerimizdeki bu hayal kırıklıklarından, gözlerimize öfke olarak yansıyan içimizdeki bu yaralardan tanıyoruz. Çünkü hepsi, her birimiz için acı bir şekilde tanıdık. Ve bu yarayı haykırmadan iyileştirmek gerçekten çok güç oluyor.
Üstelik kadınların tek ve ana mücadele alanı sokaklar değil. Evler, yatak odaları, işyerleri, üniversite kampüsleri, sosyal medya platformları da bunlarla savaştıkları birer cephe. Flört şiddeti, psikolojik manipülasyon, duygusal sömürü, toksik erkeklik… Bunlar sistemin en görünmez ama en güçlü yapı taşları. Birçok kadın, maruz kaldığı şiddeti yıllar sonra fark ediyor. Çünkü eril tahakküm, sadece bedenleri değil, zihinleri de yönetmek istiyor.
Bugün, pek çok şirket, pek çok patron, pek çok marka kadınlar günü mesajları paylaşacak. Bu kutlamaların karşısında bize de şunları sormak düşüyor: Peki bu şirketlerde kadınlar gerçekten eşit işe eşit ücret alıyor mu? Başörtülü kadınlar rahatça çalışabiliyor mu? Göçmen kadınlar sömürülüyor mu? Engelli kadınlar görünmez kılınıyor mu?
Formu değil, içeriği sorgulamalıyız. Görünenin ardına bakmalıyız. Cinsiyetçi iş bölümlerini, görünmeyen emeği, istismar edilen hakları, kadınların üzerine yıkılan angaryaları ifşa etmeliyiz. Ve ifşa edenleri de yalnız bırakmamalıyız. Çünkü susturulmuş her kadın, patriyarkanın hanesine bir zafer olarak yazılıyor.
Bu nedenle dayanışma, seçici olmamalıdır. Zira feminist hareketin en büyük gücü kapsayıcılığıdır. İşçi kadınların, göçmen kadınların, Filistinli kadınların, başörtülü kadınların mücadelesini dışlayan bir feminizm, patriyarkanın çarklarını yağlamaktan başka bir işe yaramaz. Makbul kadın ve makbul feminist imgeleriyle kurulan sınırların, hareketin özünü baltalayan bir yanılsama olduğunu görmeliyiz.
Uyanık ve oyunbozan olmalıyız. Her gün, her yerde. Çünkü patriyarka sadece yasalarla, cezalarla, protestolarla gerilemez; gündelik hayatın en sıradan anlarında sorgulandığında, kadınlar birbirini güçlendirdiğinde, dayanışma inşa edildiğinde çatırdar. Bugün bize bumücadelemizi sürdüreceğimizi hatırlatan bir gün. İçindeki yangını söndürmeye fırsat bulamayan tüm kadınlara daha çok mücadele, daha çok dayanışma, daha çok umut.