Menü Kapat

Kar Yağışı Romantize Değil, Politize Edilmelidir

Kar yağdığında hepimizde benzer bir his uyanır. Bembeyaz bir örtü gibi şehri kapladığında, çocukluğumuzdan kalma bir neşeyle pencereden bakarız. Kar, romantik bir imge olarak edebiyatın, sanatın, sinemanın vazgeçilmez öğelerindendir. Beyazlığıyla saflığı, masumiyeti çağrıştırır. Kar tanelerinin sessizce düşüşü, bir huzur duygusu yaratır. Ancak her doğa olayında olduğu gibi, karın da farklı yüzleri vardır. Onun sessizliği herkes için huzur anlamına gelmez. 

Her yaz plajlara erişimin sınıfsallaşması konuşulurken, işçi sınıfının denize hasret kaldığı bilinen bir gerçek. Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nda vapurların kalabalıklığı sosyal medyada kimi kesimlerce eleştirilmiş, fakat İstanbul’da yaşayıp deniz göremeyen milyonlarca insan olduğu unutulmuştu. Küçük burjuvaların bu kalabalığa şaşırması, elitist bir bakış açısının göstergesiydi. 

Aynı durum kış aylarında da geçerli. Kar yağışı, büyük şehirlerdeki toplumsal eşitsizlikleri ve kentsel marjinalleşmeyi görünür kılar. Sıcak evlerden izleyenler için romantik bir sahne olan kar, dışarıda olmak zorunda olanlar, gecekondu bölgelerinde yaşayanlar ve günlük kazançla geçinenler için bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.

Yazın sahillerde, metro duraklarında karton üstünde uyuyan evsizleri görmek kimileri için vicdani bir mesele, kimileri içinse yalnızca bir “görüntü kirliliği”dir. Kış aylarında ise onları daha az görüyor olmamız, artık var olmadıkları anlamına gelmez. Onlar sadece daha da görünmez hale gelir. Peki, soğuk havalarda nereye sığınıyorlar? Onları görmediğimizde düşünmeyi de bırakıyor muyuz?

Mevsimleri politik okuyabilir miyiz: Karın Sosyoekonomik Boyutu

Kar aslında çok “demokratik” bir doğa olayıdır. Herkesin üzerine aynı şekilde yağar. Ama mesele, onunla nasıl başa çıktığımızdır. Sıcak konforlu evlerde oturup sosyal medyada kış manzaraları paylaşanlarla, sığınacak bir yeri olmayanlar arasındaki bu keskin fark, karın “eşit” olmadığını gösterir. Bireylerin ve grupların bu doğa olayı karşısında verdikleri tepkiler, onların toplumsal konumlarını belirleyen faktörlerle doğrudan ilişkilidir.

Bu noktada, sosyal eşitsizlik kavramı devreye girer. Karlı bir gün kimileri için keyifli bir tatilken, kimileri için işe gidememenin, gelir kaybetmenin,  hayatın daha da zorlaşmasının bir sebebi olur. Okullar tatil edilince sevinen çocuklarla, çalışmak zorunda olan ve çocuğunu bırakacak yeri olmayan ebeveynler aynı kış şartlarını yaşamaz. Kar, kimin için ne ifade ettiğiyle birlikte, toplumsal yapının kırılgan noktalarını görünür kılar.

Bu sınıfsal kırılganlık yüzünden, marjinalize edilmiş gruplar, yani toplumun dışına itilenler, dezavantajlı bireyler bu tür doğa olaylarından en çok etkilenenlerdir. Evsizler için kar sadece soğuk değil, hayati bir tehlike anlamına gelir. Isınma imkânı olmayanlar için romantik bir kış gününden ziyade, donma riski ve ölüme bir adım daha yaklaşmak demektir. Gündelik işlerde çalışanlar için kar, gelir kaybıdır. Parazit filmindeki diyalog bunu net biçimde gösterir: Zengin kadın için yağmur, havayı temizleyen hoş bir doğa olayıdır. Şoför içinse evi su basmasına, ailesinin sığınacak yer aramasına sebep olan bir felakettir. Aynı doğa olayı, farklı sınıflar için bambaşka anlamlar taşır.

Aynı doğrultuda, Guy Standing’in prekarya kavramı, kar yağışından en çok etkilenen sınıfı tanımlar: Güvencesiz işlerde çalışan, sürekli ekonomik ve sosyal belirsizlik içinde yaşayan kesim. Sosyal güvencesi olmayan bu grup için hava koşulları, doğrudan gelir kaybı demektir. Günlük hayatın akışını sekteye uğratan kar, bu güvencesizliği daha da belirginleştirir. Buzlanan kaldırımlar ve aksayan ulaşım sadece fiziksel değil, ekonomik hareketliliği de durma noktasına getirir.

Peki biz bu eşitsizlikleri ne zaman fark ederiz? Kar manzaralarına bakarken mi? Yoksa bu gerçekler, ancak bir felaket yaşandığında mı gündemimize girer?

Görünürlük Paradoksu: Kar Yağışı ve Sosyal Medya

Meselelerin gündemimize girmesini artık sosyal medyada neye maruz bırakıldığımızdan bağımsız düşünmek mümkün değil. Nitekim geçtiğimiz günlerde karı gördüğümüzde hissedilen bütün o nostaljik, huzurlu duygular paylaşımlarımıza da yansıdı. Dolayısıyla karı yarattığı gerçek hisler kadar estetik bir imge olarak sosyal medyadan da deneyimledik. Anasayfalarımız bembeyaz sokaklar, kartopu savaşları ve tatil sevinçleriyle doldu. Herkesin eğlendiği, mutlu olduğu imajını yaratan bu paylaşım bombardımanı zaten unuttuğumuz dezavantajlı grupları iyice gölgede bıraktı.

İçinde yaşadığımız çağ sürekli sosyal medyanın her şeyi daha görünür kılması üzerinden konuşuluyor, analiz ediliyor, övülüyor ya da eleştiriliyor. Oysa evsizler ve gündelik işçiler gibi grupların sosyal medyanın görünürlüğü sebebiyle kat be kat göz ardı edilmesinden gördük ki güç ilişkilerinin temelini oluşturduğu bir sistemde sahip olduğumuz birçok alan bu ilişkileri yeniden üreten araçlara dönüşüyor ve eğlencemizin görünürlüğünün artması başkalarının acısınınkinin azalması karşılığında oluyor. 

Bu noktada ne zaman birşeyin hikayesini görsek, o hikayeyi kimin anlattığını da sormak zorundayız, çünkü ana akım medya kar yağışını turistik manzaralar üzerinden değilse yalnızca genel toplumu ilgilendiren ulaşım aksaklıkları ve okul tatilleri gibi “sorunlar” üzerinden aktarıyor. Hikayesini anlatacak araca sahip olmayanın hikayesini de duymuyoruz.

Bu durumun öteki tarafında, örneğin soğuktan donanlar ya da kar yağışı sebebiyle aç kalanlar bültenlerimizde yer bulduğunda ise şunu fark etmek önemli: Bunlar ne tek günlük, aşırı hava koşullarına bağlı problemler, ne de doğal kaynaklılar.

Anlatılan onların hikâyesidir

İstanbul yılların özlemiyle karın keyfini sürerken, ana akım medya Doğu’daki kar çilesini görmezden geliyor. Bu da İstanbul merkezli bir politika yürütüldüğünün en açık kanıtı. Kar aynı kar ama nereye yağdığı her şeyi değiştiriyor. İstanbul’da kar yağınca okullar tatil edilirken, Doğu’da dondurucu soğukta çocuklarını okula götürmek zorunda kalan bir ebeveynin tepkisi durumu özetliyor: “Milletinki çocuk da bizimki kutup ayısı mı?”

Doğu’daki çocuklar için kar, tatilden çok çetin bir mücadele demek. Yetersiz kışlık kıyafetler, kardan kapanan yollar, soğuk sınıflar… Dizilerde Batılı bir öğretmenin çocuklara bot getirip hepimizi duygulandırmasıyla geçiştirilen bu sahneler, aslında Türkiye’nin acı bir gerçeği. Kar, eşitsizlikleri yalnızca örtmekle kalmıyor, bazen daha da görünür hale getiriyor.

İklim Krizi ve Karın Sınıfsallaşması

Karı sınıfsal olmadığı bağlamında konuşmak da mümkün: Yağarsa herkese yağar, yağmazsa parayla satın alamazsın. Kartopu savaşlarında tanımadığın biriyle, statüsü fark etmeden yan yana durursun. Kardan adamının güzel olması satın alabildiğin malzemelerin iyiliğine bakmaz. Ama bütün bunlar, eğer kar yağarsa mümkün.

İstanbul’da kar sevinci büyüktü, çünkü eskiden her yıl yaşanan bu manzara artık nadir bir olaya dönüştü. Ve hepimiz biliyoruz ki bir daha ne zaman göreceğimiz belirsiz. Bunun nedeni ise giderek daha sık duyduğumuz ve artık göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek: İklim krizi.

Küresel ısınma sebebiyle hava olayları gittikçe daha öngörülemez, kar yağışı nadir hale geliyor. Özellikle Marmara’da, dolayısıyla gündemimizin odağındaki birçok büyük şehirde kar artık rutin bir doğa olayı değil, sınırlı bir deneyim. En azından şehrin içinde yaşayanlar için durum bu.

Ama kar aslında hala yıl boyu görülebilen bir şey; yalnızca bunu yapabilmek gittikçe şehir dışına, dağlık bölgelere, yurtdışına gitme ayrıcalığına sahip olanlara rezerve oluyor. Kar yağışının azaldığı şehirlerde yaşayanlar için kar, yalnızca belirli bir gelir grubunun erişebildiği bir lükse dönüşüyor. Kar “İstanbullular” için artık sadece doğal bir olay değil, ekonomik bir hizmet.

Sonuç olarak, kar sadece gökyüzünden süzülen beyaz tanelerden ibaret değil. Kar, hem toplumsal eşitsizlikleri hem de bireysel ve kolektif sorumluluklarımızı yüzümüze vuran bir ayna. Onu sadece romantik bir kartpostal gibi görmek mi, yoksa onun altındaki gerçekleri fark edip harekete geçmek mi? Seçim bizim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir