Menü Kapat

Onların Netflix’i Varsa Bizim de BalkısTV’miz Var: Hasçelikler and the City

Postmodern düşünürler, bundan yaklaşık 50 yıl önce dil, anlam, gerçeklik, kültür, sanat, cinsiyet, kimlik ve toplum gibi yaşam kültürümüzü oluşturan hemen her kavrama eleştirel lensler tutmaya başladıklarında, yaptıkları çalışmaları en iyi örneklendirecek ürünün dört arkadaşın kendi aralarında eğlenirken videolarını Youtube’a yükleyerek yanlışlıkla ortaya çıkardıkları doğaçlama bir seri olacağını tahmin edemezlerdi. Oysa Hasçelikler and the City, oluşturduğu evrenin sosyal medyada edindiği yerle postmodern dünyada yaşayan toplumunun neye ihtiyacı olduğunu nokta atışı tahmin etmişe benziyor.

İçerik üreticisi Sude Belkıs ve üç kız arkadaşının davet edilmedikleri bir düğüne gitmek istemeleriyle başlayıp düğüne gitmeden önce kendilerine sahte kimlikler oluşturmalarıyla Hasçelikler ailesi formunu alan bu sürecin geldiği noktada dizinin 1 milyondan az izlenen bölümü yok. Fonsuz, ekipsiz, ekipmansız ve senaryosuz elde edilen bu başarıdan da bahsetmemek olmaz, ancak dizide irdelenmesi gereken, bu yazıya postmodernizmle giriş yapmamızın sebebi başka bir şey var: Gerçeklikte yarattığı kırılma.

Youtube’dan Nesli, Fatoş ve Buse’nin hayatını bölüm bölüm izleyebiliyoruz, ne de olsa bu bir dizi, evet, ama dahası da var: Bu karakterleri, hatta bütün sülalelerini Instagram’dan takip etmek, Twitter’da linçlemek, bölümlerde izlediğimiz olaylara dair attıkları postları beğenmek, dizideki karakterlerin çıkardıkları şarkıları Spotify Top 50 listesinde görüp dinlemek, DJ Fatoş’un konserine gitmek, Caka’nın röportajını izlemek de mümkün. Hasçelikler’in profilleri başta olmak üzere diziye katılan konuk oyuncuların paylaştığı postların yorumları dahi ülkenin roleplay buluşma noktasına dönmüş durumda. Sude Belkıs’ın da dediği gibi, bu bir dizi değil, bu insanların gerçek Instagram’ları var. Yani olan şey Hasçelikler’in kendi evrenini yaratacak kadar büyük bir başarı yakalaması da değil, bizim evrenimizin, içinde yaşadığımız gerçekliğin bir parçası olması, “gerçekliğimizin ayarlarıyla oynaması.”

Bu kadar izlenmeyi nasıl başardılar?

Gerçeklikte böylesine sağlam bir yer edinebilmek kolay bir şey değil, gerçeklik sonuçta bu. Oysa Belkıs ve ekibi çok da uğraşmışa benzemiyor. Daha karakterlerine girmemişken bir kahvaltı masasının etrafında oturup akrabalık ilişkilerini derinlemesine kurguladıkları ilk bölüm başlangıcından da belli; asıl amaçları çok konuşulacak çığır açıcı karakterler yaratmak falan değil, kendi kendilerine eğlenmek. Ama bu eğlence global streaming devlerinin ürettiği içeriklerin, son zamanlarda yerelde de artan yeni nesil durum komedilerinin, milyonlarca lira reklam gelirleri olan televizyon dizilerinin, koskoca bir komedi sektörünün, şimdiye kadar hiçbir web dizisinin belli ki yanına bile yaklaşamadığı bir açlığa dikkat çekti. Bunun sonucu olarak da kariyeri onlarca yıldır bu olanlara kıyasla sektörle alakası sorgulanabilecek birkaç kadının doğaçlama oynadıkları replikler yazılan senaryolardan, oyunculukları da oyunculardan daha çok karşılık buluyor.

Daha önce kimsenin hayatlarına kamera yöneltmek akıllarına bile gelmemiş, bu kadar bizden olmalarına rağmen hiç varlıklarının farkına varmadığımız bu İstanbul’un herhangi bir mahallesinde yaşayan orta sınıf işçi kadınların hayatlarının sosyal medyada bu seviyede ilgi çekmesi bize şunu açıkça gösterdi: Postmodern tüketici ne kadar sürükleyici, eğlenceli olursa olsun yapay ya da kurgulanmış hikayeler değil, “gerçeği” ve kendini arıyor. Kadınlar, genç kızlar kendi hikayelerini, olduğu gibi görmek istiyorlar. Belki de Hasçelikler and the City’ye bir diziden öte yaşam alanı olarak yaklaşmamızın sebebi de bu; sonsuz içerikte boğulduğumuz bu dönemde bile ilk defa birileri bizi, halamızı, teyzemizi, kuzenimizi gördü, biz ilk defa kendimizi gördük. Bunun bir dizi olması o kadar gerçek gelmiyor ki bu karakterlerin gerçek olması daha olası.

Fatoş Hasçelik “clean girl”lere karşı

Dizinin bu derece sevilmesini Fatoş Hasçelik’in “kirli, varoş, paçoz” gibi şeyler söylenerek linç edilmesinin de sebebi olan Clean Girl yani “Temiz Kız” akımı bağlamında okumak da mümkün. Bu akım, TikTok ve Instagram gibi platformlarda popülerleşmiş, dışarıdan “mükemmel” görünen, estetik açıdan “kusursuz” ve hayatını “düzenli” şekilde yaşayan bir kadın imajını anlatmak için kullanılıyor. Akla öz disiplinli, bakımlı, sağlıklı, kısaca herkesin yerinde olmak isteyeceği figürler getiren bu tanım, bunların arkasındaki karmaşıklığı ve zorluklarıysa tamamen görmezden geliyor. Günümüzdeki içerik üreticilerinin kamera karşısında sundukları halleri ve hayatlarıyla oldukça örtüşen bu akımın ortasında yaşayan ve ulaşılması mümkün olmayan standartlar tarafından sürekli kötü hissettirilen izleyici için Hasçelikler’in gerçekliği bu idealize edilmiş imajlara karşı da bir duruş aslında. 

Doğaçlama yaşam, performatif kimlikler

Hasçelikler müthiş başarılı bir toplum analizi, bu kesin, ancak dizinin bir doğaçlama olmasının da gerçekliğimizle kurduğu bağdaki kritik yeri yadsınamaz, nitekim aslında yaşadığımız hayatlar da birer doğaçlama. En azından Judith Butler Cinsiyet Belası isimli kitabında böyle iddia ediyor. Butler’ın performativite kavramına göre sahip olduğumuz kimlikler, örneğin cinsiyet veya aile rolleri, sabit varlıklar değil, tekrar edilen eylemler üzerinden üretilen performanslar. Yani kimliklerimiz doğuştan gelmiyor, yaşanarak ve tekrar edilerek gerçeklik kazanıyor. Zaten “anneliğin çocuk doğurmakla olmayacağı” herkesin malumu. Benzer şekilde karşılıksız bakım emeği de kadınların ustası olarak doğdukları değil, kadın olma performansları süresince yapmayı öğrendikleri şeyler. Oysa bu kimlik oluşturma sürecinin medyada hiçbir karşılığı yok.

Geleneksel kurgularda annelik, babalık, ablalık, kadın ya da erkek olmak senaryonun başında, sınırları belli ve net kalıplar olarak belirleniyor ve karakterler sahip oldukları kimliklere göre olayları deneyimliyorlar. Ancak Hasçelikler and the City, doğaçlama yapısı gereği karakterlerin kimliklerini süreç içinde üretmesini gerektiriyor. Sude Belkıs’ın bir röportajında “Buse İngilizce öğretmeni gibi değil ki” diyen izleyicilerine cevaben “E evet değil, bir kere söyledik üstümüze yapıştı işte.” demesi bu sürecin dizide nasıl işlediğine dair çok iyi bir örnek. Karakterler ve sınırları önceden belirlenmiş değil, yaşananlar karşısında anlık olarak üretiliyor ve üst bir akıl değil kendileri tarafından belirleniyor. 

Nitekim dizideki Buse’nin ablası gibi geleneksel karakterlere, Fatoş’un “Kadın dediğin hizmet eder.” vurgularına, Nesli’nin “edepli,” “iyi” kız tavırlarına rağmen televizyon ekranlarında maruz kaldığımız geleneksel aile ya da cinsiyet rollerinin yeniden üretimininin Hasçelikler’de yaşanmaması da bu performativiteden kaynaklı. Sonuç olarak üretilen kimlikler gerçek hayattaki beğenmediğimiz rollerle hemen hemen aynı olsa da, kritik olan, dizinin bu rolleri sabit bir nokta olarak alıp kurgulanmasındansa, bunların gerçek hayatta da nasıl süreçte üretildiğini ve değişken olduğunu göstermesi. Hayatla bu işleyişsel benzerliğiyse, izleyicinin gerçeklik hissini tetikleyen başka bir unsur.

Hasçelikler’de hipergerçeklik

Bütün bu dizinin ne kadar gerçek olduğuna dair okumalar bizi tam tersi bir yere, Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon adlı eserine getiriyor. Baudrillard’a göre günümüzde gerçek kopyaların ve imgelerin içinde kaybolmuş durumda. Artık hiçbir şeyin gerçeklikle teması kalmadığını söylüyor ve bizi hipergerçeklik dediği bir konseptle tanıştırıyor. Hipergerçeklik, gerçekliğin yerini alan ve onu gereksiz kılan kurgu dünyasına verilen ad. Onun örnek olarak Disneyland’i verdiği bu fenomen, aslında tam olarak Sude Belkıs’ın yapmaya çalıştığı şey.

Baudrillard bu hipergerçekliğe giden yolda dört aşamadan bahsediyor: 

  • Gerçeğin basit bir temsili olarak klasik kurgular, örneğin televizyon dizileri
  • Gerçeğin bozulması ve farklılaşmasına örnek olarak medya aracılığıyla çarpıtılmış temsiller, örneğin haber medyası
  • Gerçeğin yerini alan simülakrlar, örneğin influencer’lar
  • Ve bunların son noktası olarak gerçek ve simülasyon arasındaki farkın tamamen kaybolduğu hipergerçeklik

İlk bakışta diziyle gerçeklik sınırını çizmek Baudrillard’ın hipergerçekliğindeki kadar zor gözükmeyebilir. Ama üstüne biraz düşündüğümüzde bu dizinin kameranın karşısı ve arkası ayrımının geleneksel dizilere göre çok daha karmaşık olduğunu fark ediyoruz: İlk bölümdeki düğün sahneleri, birilerinin gerçek düğünlerinde çekildi. Altıncı bölümde kedi hem Nesli’nin, hem Sude Belkıs’ın elini tırmaladı ve o aşı gerçekten yaptırıldı. 

Tüm bunlar Hasçelikler and the City’yi bir medya ürünü olarak daha gerçek yapan şeyler mi, yoksa gerçekliğimizin ayarlarını bozarak bizi bir simülasyona yaklaştıran sorular mı? Buna henüz cevap veremiyoruz, ama kesin olan bir şey varsa o da Hasçelikler’in bizi çok iyi tanıdığımız karakterlerle karşı karşıya getirerek medya ve kurgu hakkında bildiklerimizi baştan yazdırmakta kararlı olduğu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir