21 Ocak sabahı, hepimiz için tarifsiz bir acıyla başladı. Bolu’da yaşanan ve 76 kişinin hayatını kaybetmesine, 51 kişinin de yaralanmasına neden olan felaket, yalnızca bir yangın değil, kapitalizmin kâr hırsı uğruna insan hayatını nasıl hiçe saydığının kanıtıydı. Bugün, sosyal medyada yankılanan taziye mesajlarının çoğu, yalnızca geride kalanlara sabır dilemekle yetiniyor. Ancak asıl sorulması gereken sorular hâlâ havada asılı duruyor: Bu insanlar neden öldü?
Arkasından yas tutacak hatıralarını yaşatacak kimsesi bile kalmadan topyekûn yok olan aileler, gençliğinin hayatının baharında yaşanacak nice güzel yılları, hayalleri bir çırpıda elinden alınan kimi anaokulu kimi lise kimi üniversite öğrencisi, hayatta kalmak ve gününü idame ettirmek için çalışan emekçi otel personeli, nihayet rahatlamak ve birkaç gün nefes almak için aylarca su birkaç günü dört gözle bekleyen anneler, babalar, onların gözünden sakındığı biricik evlatları…Bu kayıplar önlenebilir miydi? Ve en önemlisi, bu düzen devam ettikçe hangimizin başına ne zaman ne geleceğini gerçekten bilebilir miyiz?
Kâr Maksimilizasyonu, İnsan Hayatını Değersizleştiriyor
Bu olay, yalnızca bir işletme hatası değil; sistematik bir problemin sonucu. Sermayedarlar, insan hayatını bir maliyet unsuru olarak görüyor. İşçi ölümlerinin, yangın facialarının, iş kazalarının, çevre felaketlerinin ardında hep aynı mekanizma yatıyor: Daha fazla kâr, daha az maliyet, daha az sorumluluk. Yönetmeliklerin ve güvenlik önlemlerinin uygulanması, ancak devletin, şirketlerin çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde düzenlediği bir piyasa içinde mümkün olabiliyor.
Bu facia; ihmalin, rant uğruna alınmayan önlemlerin ve insan canını yalnızca birer istatistik olarak gören anlayışın sonucudur. Kapitalizmin kâr maksimizasyonu ilkesinin, insan hayatının önüne konduğu bir sistemde yaşıyoruz. Şirketler ve yöneticiler, maliyetleri kısmak adına güvenlik standartlarını düşürüyor, yönetmeliklerin esnetilmesine göz yumuluyor ve sonuç olarak insanlar göz göre göre ölüme terk ediliyor.
Zaten patronların ve sermaye sahiplerinin işçi haklarını hiçe saydığı, sigortasız çalıştırma, mobbing, fazla mesai sömürüsü, kadın çalışanlara yönelik taciz ve eşitsiz ücret politikaları gibi adaletsizliklerin normalleştiği bir düzende, müşterilerin de birer “data”ya, sayıya indirgenmesi şaşırtıcı değil. Ve en kötüsü, bu sistem insanın yalnızca yaşamını değil, ölümünü dahi onurlu bir şekilde tamamlamasına izin vermiyor.
İhmalin Normalleşmesi, Öngörüsüzlüğün Sisteme Dönüşmesi
Bu yangın, yalnızca bir otel yangını değil, içinde yaşadığımız çürümüş düzenin aynasıdır. Güvenlik tedbirleri alınmıyor, risk analizleri yapılmıyor, yangın merdivenleri ya kilitli ya da işlevsiz. “Nasıl olsa bir şey olmaz” zihniyetiyle hareket eden işletmeler, insanları birer veri olarak görüyor: Önemli olan, ödedikleri paralar; canları ve güvenlikleri değil. İnsanın yalnızca bir üretim veya tüketim aracına indirgendiği bir sistemde, kimse kalıcı çözümler üretmekle ilgilenmiyor. Felaketler, ancak ekonomik maliyeti ağır olduğunda ciddiye alınıyor.
İhmaller Zincirinde Sorumluluğun Muhatapsız Bırakılması
Yaşanan her faciada olduğu gibi, yine net bir fail işaret edilemiyor. İşletme sahipleri, denetim mekanizmaları, yerel yönetimler, merkezî otoriteler… Herkes sorumluluğu birbirine atıyor. Yönetmelikler yetersizse neden güncellenmiyor? Denetimler yetersizse neden artırılmıyor? Hukuki açıklar varsa neden kapatılmıyor? Eğer bu sistemde her şey düzgün işliyorsa, 76 kişi neden göz göre göre can verdi?
Bu soruların cevabını alamadığımız sürece, bu yangının külleri yalnızca Bolu’da değil, tüm ülkede yayılmaya devam edecek. Çünkü hesap sorulmayan her ihmal, bir sonraki felaketin zeminini hazırlıyor. Yönetmeliklerin takip edilmediği, hukuk sisteminin yaptırım gücünün zayıfladığı, sorumluların hesap vermediği bir düzende, yaşamak bir piyango oynamaktan farksız.
Şimdi bize düşen, bu insanların ölümlerini yalnızca bir rakam olarak görmemek. 76 kişi hayatını kaybetti ama bu, yalnızca bir sayı değil. Her biri umutları, hayalleri, sevdikleri olan bireylerdi. Ve bu düzen değişmediği sürece, unutulan her kayıp, bir sonraki felaketin sorumluluğunu da omuzlarımıza yükleyecek. Bu düzene karşı bilinç yükseltmek, insan hayatını hiçe sayan mekanizmaları teşhir etmek ve her felaketin ardından unutmaya zorlandığımız gerçekleri haykırmaya devam etmek zorundayız.
O hâlde soralım: İnsan hayatını bu kadar ucuzlatan bir sistemde yaşamaya ne kadar daha devam edeceğiz?
Salt hayatını kaybedenlerin yakınları ve olayda yaralananları zikreden temenni iletilerinde göz göre göre ölüme sürüklenen ve terk edilen 76 kişiye neden yer verilmediğini anlayamasak da; 76 kıymetli vatandaşımızın acısını onları seven ve bir ömür yasını tutacak geride kalan yakınlarıyla da paylaşıyor, kendilerine Allah’tan sabır ve dirayet, yaralılara da tez vakitte şifa diliyoruz.