Esad rejiminin çöküşü sonrası kurulacak yeni hükûmetin kadın hakları konusunda yapacakları, mütemadiyen kendilerini kadın haklarının muhafızı atfeden bir medya kesimince yoğun bir şekilde tahlil edildi. Üstelik bu tartışmalara ekseriyetle temelinde İslamafobinin yattığı pek çok spekülasyon eşlik etti. Bu spekülasyonların ve bağlamından koparılan tartışmaların alt metninde yatan, insan hakları ve feminizm maskesiyle örtülen “White Savior” yani “Beyaz Kurtarıcı” sendromunu görmezden gelemeyiz. Biliyoruz ki yıllar boyunca işkence, hapis ve iç savaşın ortasında sosyal dışlanmaya mahkûm edilen Suriyeli kadınların yaşamları, bu çevrelerin ilgi odağı olmaktan hep uzak kaldı.
Bir Kibir Abidesi olarak “Beyaz Kurtarıcı”
Bugün ise Suriyeliler nihayet rejimlerine müdahale etme ve özerkliklerini tayin etme fırsatı elde ettiklerinde, bu çevrenin “kadın hakları savunucusu” kimlikleriyle sahneye çıktığını ve bu mücadeleye oryantalist bir yerden gölge düşürmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu tutum Batı merkezli Beyaz Kurtarıcı sendromunun bir yansıması olarak toplumsal ve kültürel bağlamdan yoksun bir şekilde Müslüman toplulukları ve geleneksel değerleri eleştirme haklarını kendilerinde bulan bir kibir abidesini temsil ediyor.
Beyaz Kâşife İhtiyaç Duymayan Suriyeli Kadınlar
Esasında bu kurtarıcı sendrom sömürgeci zihniyetin modern bir uzantısından ibaret. Tıpkı Afrika’da bir kabileyi “keşfettiklerinde” gözleri parlayan ve kendi makbul ideallerini dayatmak için fırsat kollayan beyaz kâşifler gibi bu modern “insan hakları savunucuları” da Suriye gibi ülkelerdeki halkların kaderini tayin etme hakkını kendilerinde buluyor. Sadece makbul olan kadının haklarını savunan söylem, sıklıkla bu müdahale araçlarından biri hâline geliyor. Oysa Suriye’deki kadınların yıllardır süren mücadelesi, ne dışarıdan bir kurtarıcıya ne de dayatılan bir özgürlük modeline ihtiyaç duyuyor. Örneğin Suriye Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalar, üniversitede okuyan kadınların sayısının erkekleri geçtiğini ve bu durumun gelecekteki sosyal dönüşümleri kendi dinamikleri içinde şekillendireceğini gösteriyor. Ancak bu veriler kadınların kendi toplumlarında elde ettiği başarıların görmezden gelinmesine engel olmuyor.
Bu eleştirinin merkezinde Batı merkezli feminizmin farklı toplumsal bağlamlarda ne kadar kapsayıcı olduğu sorusu yer alıyor. Kadın hakları, ancak tarihsel, sosyolojik ve dini bağlamlar göz önüne alınarak tartışıldığında gerçek bir özgürlük alanı yaratabilir. Müslüman toplumların kendi dinamikleri içinde gelişen kadın mücadelesine müdahale etmek, onların öznel hak arayışlarını bastırmak anlamına gelir. Bu yüzden Orta Doğu kadınlarının mücadelesini kendi ideolojik penceremizden değerlendirmek yerine, onların kaderlerini kendilerinin tayin etmesine izin vermek, gerçek eşitlikçi ve kapsayıcı bir tutumun gereğidir. Ne yazık ki konu Müslüman toplumlar olduğunda devreye giren bu kurtarıcı sendrom, kendi ideolojik normlarını evrensel gerçekler olarak dayatma çabasından vazgeçemiyor. Bu tutumu eleştirmek, hem kadın hakları hem de insani onur adına bir zorunluluk.
Mesihçi Dürtülerden Sıyrılmak
Kadın hakları söylemi kurtarıcı kibirden arındırılarak, Suriye bağlamına duyarlı ve iş birliğine dayalı bir çabaya dönüştürülmeli. Kendi normlarını tek “makbul” ve ideal bakış olarak dayatan bu anlayışın Suriyeli kadınların kendi beklentileri ve toplumlarının sosyolojik dokusuyla şekillenen mücadelesini gölgelemesine izin veremeyiz. Beyaz feminizmin ve onun Türkiye’deki uzantılarının mesihçi dürtülerini sorgulaması ve sömürgeci geçmişini geride bırakarak farklı toplumların kendi eşitlik mücadelelerinin biricikliğini kucaklaması gerekiyor. Ancak o zaman desteklemeye çalıştığı kadınların seslerini silmeden kadın haklarını savunabilir!