Menü Kapat

Deny, Defend, Depose: Fildişi Kulelerden Sömürüye Sıkılan Kurşunlar

Aralık ayının başında UnitedHealthcare CEO’su Brian Thompson, Manhattan’da kaldığı otelin önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti. Ancak bu olayı asıl ilginç kılan nokta cinayeti işleyen kişinin kimliğinde gizli: Luigi Mangione. Mangione’nin kimliği ilk açıklandığından beri herkesin kafasında tek bir soru var: “Ivy League mezunu, bilgisayar mühendisliğinde hem lisans hem yüksek lisans yapmış, ayrıcalıklı bir aileden gelen, zeki, başarılı ve çekici bir kişi olan Mangione neden böyle bir suça kalkışarak tüm ayrıcalıklarını elinin tersiyle itsin?” İnsanlar sosyal medyada bu sorunun cevabını ararken, Mangione’nin kişisel hayatı, politik duruşu ve bu eyleminin arkasında yer alan motivasyon mercek altına alındı. 

Kurumsallaşmış bir Sömürü: ABD Sağlık Sistemi 

ABD sağlık sistemi, temel insan hakkı olan sağlık hizmetlerini bir emtia gibi görerek insan yaşamını piyasa dinamiklerinin acımasız çarklarına teslim ediyor. Harvard Üniversitesi’nin 2009 tarihli bir araştırmasına göre ABD’de her yıl sağlık sigortasından yoksun olan 45.000 kişinin canından oluyor. Bu rakam o dönemin şartlarıyla bile ürkütücüyken günümüzde bu korkunç sömürünün daha da derinleşmiş olması kuvvetle muhtemel. Sigorta şirketlerinin gelen taleplerin beşte birini reddettiği gerçeği, bu mekanizmanın işlevsizlikten öte kapitalist çarklara içkin sistematik bir zafiyet olduğunu gösteriyor. Üstelik sigortalı bireylerin %16’sı, tedaviye ulaşmada onay gecikmeleri ya da reddedilmelerle karşı karşıya kalıyor. Bu tabloya baktığımızda korkunç gerçek bizlere apaçık bir şekilde kendini gösteriyor: Sağlık sistemi kati suretle insani değil, mali çıkarlar doğrultusunda şekilleniyor. Böylesine bir vasatta da sigorta şirketleri imtiyazlarına yaslanarak insan hayatını kâr aracına dönüştürüyor. 

Bahsi geçen mali çıkarlar ise dudak uçuklatan düzeyde. 2022 yılında, ABD’nin önde gelen sağlık sigorta şirketleri 41 milyar doların üzerinde kâr elde etti. Ancak bu servet birikimi, aynı yıl içinde tıbbi borçlar yüzünden iflas eden 530.000 ailenin trajedisini gölgelemiyor. CNBC’nin verilerine göre, iflas başvurularının %66,5’i doğrudan tıbbi masraflarla ilişkilendiriliyor. Bu rakamlar, ABD’nin diğer sanayileşmiş ülkelerden neden bu kadar ayrıştığını açıkça gösteriyor: Hiçbir başka gelişmiş ülke sağlık hizmetlerini bir lüks tüketim malı gibi sunmuyor. Ancak ABD bu modeli dayatmaya devam ederken serbest piyasa dinamiklerinin sağlık hizmetlerinde başarısız olduğunu her geçen gün daha net biçimde gözler önüne seriyor.

Piyasa odaklı bu sistem sağlıkta eşitliği ve erişilebilirliği baltalıyor. Şirketler daha fazla hasta görmek yerine daha fazla kâr elde etmek için hastalıkları ve ödeme gücü olan bireyleri önceliklendiriyor. Kamu kaynaklarıyla finanse edilen sağlık sistemine sahip ülkelerle kıyaslandığında, ABD hem kişi başına iki kat fazla ödeme yapıyor hem de yaşam beklentisi açısından geride kalıyor. Halihazırda halkın %57’si sağlık hizmetlerinin bir hak olduğunu ve bunun federal hükümetin sorumluluğu altında olması gerektiğini savunuyor. Bu durum mevcut sistemin sadece etik değil, aynı zamanda toplumsal bir meşruiyet krizine de işaret ediyor. Sağlık hizmetlerini piyasanın insafına bırakmak, yalnızca bireylerin değil, bir bütün olarak toplumun hem fiziki sağlığını hem de toplumsal dokusunu tehdit eden bir yaklaşım. 

İmtiyazlara Reddiye Mahiyetinde bir ‘Terör’ Eylemi

1998’de yayımlanan A Bug’s Life adlı animasyon 26 sene evvel bugün yaşadıklarımıza ışık tutan bir laf etmişti: “Bir karıncayı ayağa kalkmaya cesaret ettirirseniz, hepsi ayağa kalkabilir. Bu önemsiz küçük karıncalar sayıca bizden 100 kat fazla. Eğer bunu bir gün fark ederlerse, yaşam biçimimiz tamamen yok olur. Bu mesele yiyecek değil, bu mesele karıncaları hizaya sokmakla ilgili.” Luigi Mangione’nin işlediği cinayet, Amerika başta olmak üzere kişilerin sağlıklarını ticarileştiren, onları bir sayıdan ibaret kılan sistemin kırılganlığını, 3D yazıcıyla yapılmış bir silahın kurşunuyla yerle bir edilebileceğini göstermiş oldu. 

Peki, New York City belediye başkanı Eric Adams bu eylemi neden terörizm kisvesi altında değerlendirmek istiyor? Yazının başında da belirttiğim gibi, Mangione’nin kimliği, geçmişi ve mensup olduğu sosyal sınıf, böyle bir eylemi bambaşka bir boyuta taşıyor. Amerika’nın en prestijli finans okullarından birini bünyesinde barındıran University of Pennsylvania’dan mezun olan Mangione üniversite yıllarını öldürdüğü CEO gibi bir kariyer inşa etme hayaliyle staj üstüne staj peşinde koşan kişilerle geçirdi. Mangione’ye ve onun sınıfındaki diğerlerine biçilen kariyer, tam da öldürdüğü CEO’nunkiyle aynıydı. Şimdi bu düzenin tam ortasında yer alan birinin yani kendisinden itaat beklenen parlak bir zekânın bu sisteme bu denli sert bir şekilde karşı çıkması Mangione’ye “terörist” yaftası yapıştırılmasının esas sebebini oluşturuyor.

Kendisinden sisteme hizmet etmesi beklenen birinin isyanı bu düzeni kurgulayanları fazlasıyla rahatsız ediyor. Öyle ki belki geceleri uykularını kaçıran da bu: Mangione gibi birine bile güvenemeyeceklerse, kime güvenebilirler? Bu yüzden meseleyi bir sosyal harekete dönüşmeden baltalamaya çalışıyor, ona terör damgası vurarak bu isyanı münferit bir olay gibi göstermeye uğraşıyorlar. Ancak bu çabaların etkisi oldukça zayıf. Çünkü bu düzenin pençesinde sevdiklerini kaybedenlerin bu söylemlere karnı artık tok. Bu atmosferde “İlaçlara verecek paraları yoksa canlarını versinler!” diyen efendilerin meşruiyetini kaybettiği gün gibi ortada.

Yabancılaşmayı Kıran Kurşun

Frantz Fanon’un fikirlerinin Mangione’nin yaptığı eylemi ilginç bir bağlama taşıyacağına inanıyorum. Zira Fanon’a göre isyan hareketlerini basit ve tekdüze bir şiddet patlaması olarak değil insanlıktan çıkarılmaya karşı köklü bir tepki olarak ele alır. Fanon’un sömürgeci baskı ve şiddetin özne olma mücadelesindeki rolüne dair çıkarımları Mangione’nin eylemlerini salt bireysel bir isyan değil de hem mağdurlarını hem de bu sömürüye çanak tutanları yabancılaştırıp sömüren bir sisteme başkaldırı olarak ele almamızı sağlıyor. Günün sonunda isyan dediğimiz bu eylem bazılarınca basit bir protesto olarak yorumlansa da insanlığı ve özerkliği reddeden yapılara karşı verilen köklü bir mücadeleden filizleneceğini gösteriyor. Mangione için sağlık sistemi sadece hastaları yüzüstü bırakmakla kalmamış, aynı zamanda bu sistemin içinde yer alan herkesi kendi iradelerinden ve ahlaki amaçlarından kopararak sömürünün araçlarına dönüştürmüştür. Fanon’un “insanın kendini yeniden yaratması” düşüncesi, Mangione’nin bu düzen içinde kendisine biçilen role meydan okuyarak bireyselliğini ortaya koyma çabasını radikal bir eylem olarak anlamlandırıyor. 

Fakat bu yazdıklarım şiddete övgü minvalinde anlaşılmamalıdır. Bize düşen bu eylemi sürdürülemez hâle gelen bir yabancılaşma döngüsünü kıran güçlü bir darbe olarak yorumlamak. Mangione sistemin baskı ve sömürüyle ayakta tuttuğu düzenin kırılganlığını ortaya koyarken, bu düzenin insanları itaatkâr kılmaya dayanmasını da açığa çıkarıyor. Onun isyanı bu itaatin ne kaçınılmaz ne de sonsuz olduğunu hatırlatan bir meydan okumadan ibaret. 

Sömürüye atılan kurşunun nelere gebe olabileceğini şu an için kestirmek güç. Ama bir şey kesin: Mangione o kurşunu atıp oligarşinin bir kolunu öldürerek kapitalist sistemin hiç de sürdürülebilir olmadığını, insan kanıyla dönen bir su değirmeninin yıkılmaya mahkûm olduğunu göstermiş oldu! 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir