Menü Kapat

Entelektüel Mesafe: Orta Doğu Halklarının Sevincine Ortak Olamamak

2011 yılında Suriye’de halkın haklı protestolarıyla başlayan süreç, kısa sürede soykırıma dönüşerek tarihin en kanlı dönemlerinden birine sahne oldu. Beşar Esad yönetimindeki rejim, iktidarını korumak(!) adına her türlü zulmü meşru gördü. Yüz binlerce insan, rejimin kontrol ettiği yeraltı zindanlarında işkence gördü; aç bırakıldı, öldürüldü ya da bir daha geri dönmemek üzere kayboldu. İnsan hakları örgütleri tarafından belgelenen bu korkunç gerçekler, sadece Suriye halkını değil, tüm insanlığı derinden yaraladı. Esad rejimi, varil bombaları ve kimyasal silahlarla çocukları, kadınları ve sivilleri hedef aldı. Birleşmiş Milletler’e göre bu savaşta hayatını kaybedenlerin sayısı 350 bini aşıyor; ancak bu sadece teyit edilebilen ölümler. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu biliniyor. Ayrıca 13 milyondan fazla insan yerinden edildi; milyonlarcası komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

Komplo teorilerinin gölgesinde bir zafer

2024 yılı sonlarında, muhalif güçlerin başkent Şam’da kontrolü ele geçirmesiyle Beşar Esad rejimi nihayet sona erdi. Esad ve ailesi, halkını yıllarca katlettiği topraklardan kaçarak sığınmacı durumuna düştü. Bu gelişme, Suriyeliler için yeni bir dönemin başlangıcı ve özgürlüğe atılan büyük bir adım olarak sevinçle karşılandı. Ancak Türkiye başta olmak üzere uluslararası kamuoyunda bu sevincin yeterince paylaşılamadığı görüldü. Özellikle Türkiye’de, Esad’ın düşüşü ve Suriye halkının zaferi, siyasi analizlerin, komplo teorilerinin gölgesinde kaldı. İnsanların bir kısmı, bu gelişmeyi büyük resmin bir parçası olarak değerlendirip “Arka planda kim ne kazanacak?” sorusuna odaklanırken Suriye halkının sevincine ortak olmayı ikinci plana itti.

Ne yazık ki bu tutum, Orta Doğu’da zulüm gören halklara yönelik kronik bir alışkanlık haline gelmiş durumda. İnsanların acılarına empatiyle yaklaşmak yerine, olayların arkasında sürekli bir “üst akıl” ya da “gizli plan” arayışı baskın geliyor. Bu yaklaşım, kimi zaman büyük resmi görme çabasıyla harmanlanan ideolojik sadakat kisvesi altında, insani yanımızı köreltiyor ve yanı başımızdaki somut gerçekleri fark etmemizi engelliyor. Yıllardır zulüm ve ölüm korkusuyla yaşayan Suriyeliler, nihayet bu karanlıktan kurtulmanın haklı sevincini yaşarken, bazı “entelektüel” çevreler, politik tutumlarını daha yüksek bir perspektiften sunma iddiasıyla, halkın gerçek duygularını küçümsemek ya da tamamen göz ardı etmek gibi bir yanlışa düşüyor. Bu, yalnızca teorik üstünlük arayışının değil, aynı zamanda insani bağın kaybolmasının da göstergesi.

Batı merkezli çifte standart

Modern Suriye’nin sınırları, 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’yla Batı tarafından çizildi ve ardından Fransız mandası altında şekillendi. Bu süreç, bölgenin bağımsızlık hareketleriyle birlikte, işgalin adeta Orta Doğu’nun doğal bir parçası gibi algılanmasına yol açtı. O tarihlerden itibaren, Suriye özelinde ve genel olarak ’da yaşanan çatışmalar, bölgeyi sürekli analiz eden “entelektüel” söylemlerin odağına oturdu. Ancak bu söylemler çoğunlukla, Batı’nın bölge üzerindeki etkisini göz ardı ederek ’yu tarihsel bir “kaos” coğrafyası olarak tanımlıyor. Oysa ’nun bugünkü hâli, büyük ölçüde Batı’nın emperyalist müdahalelerinden kaynaklanıyor.

Batı merkezli bakış açısı, sorumluluğu dolaylı cümlelerle gizlerken, Orta Doğu’yu tarih boyunca çatışma, istikrarsızlık ve geri kalmışlıkla özdeşleştirdi. Örneğin, Suriye’nin yakın geçmişte yaşadığı iç savaş, modern tarihin en kanlı çatışmalarından biri olarak hafızalara kazınırken, bu durum Türkiye gibi sınır komşusu ülkeler için Suriye’yi “büyük güçlerin oyun tahtasında” stratejik bir yer haline getiriyor. Ancak bu stratejik çerçeveleme, Suriye halkının bağımsızlık mücadelesini ve yaşadığı acıları arka plandaki önemsiz bir hikâye gibi göstermeye hizmet ediyor.

2011’de Arap Baharı’nın devamı olarak Suriye’de başlayan özgürlük ve demokrasi talepli ayaklanmalar, başta Batı medyasında ve ardından Türkiye’de sıkça “jeopolitik dengelerin parçası” olarak ele alındı. Bugün de Esad rejiminin devrilmesi yönündeki mücadeleler, benzer bir retorikle değerlendiriliyor. Bu bakış açısı, Suriye halkını kendi kaderini tayin eden bir özne olmaktan çıkarıp, yalnızca bölgesel güçlerin ve küresel çıkar oyunlarının bir nesnesi olarak çerçeveliyor. Sonuçta, halkın haklı sevinci, büyük resmi görmemekle suçlanıyor; evlerine dönen insanların mutluluğu ise “Kim kazandı, kim kaybetti?” sorularına indirgeniyor.

Bu eleştirilerin temelinde, ana akım medyada sürekli olarak “ölü bedenler,” “mülteci trajedileri” veya “günah keçisi” kimliğiyle temsil edilen Suriyelileri ilk kez kutlama yaparken görmekten doğan bir yabancılık hissi yatıyor. Sevinç içindeki bu insanları, alışılmış imgelerden farklı bir şekilde görmek, şüpheci ve küçümseyici bir bakış açısını tetikliyor.

Oysa Suriye’nin kanlı tarihinin sorumlusu Suriyeliler değil, bölgeyi şekillendiren küresel aktörlerdir. Bu aktörler, aynı zamanda ’yu çatışma ve istikrarsızlıkla özdeşleştiren sistemin de temel taşlarını oluşturuyor. Esad rejiminin yıkılması, bu sistemden çıkış için umut verici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak halkın zaferine karşı “realist” bir mesafeyle yaklaşmak, sadece bu sistemi yeniden üretmekle kalmaz, aynı zamanda onu meşru bir zemine taşır. Eğer ’nun geleceğini şekillendiren kötü aktörlere karşıysak, işe kendi zihinlerimizdeki klişe anlatıları yıkarak başlamalıyız. 

Direnişi küçümseyen entelektüel kibir

Suriyelilerin zaferine yönelik tepkileri incelediğimizde, temelde iki farklı grupla karşılaşıyoruz. İlk grup, yıllardır Türkiye’de artan ekonomik sorunların ve toplumsal gerilimlerin faturasını Suriyelilere kesenlerden oluşuyor. Bu kesim, Suriyelilerin geri dönüşünü insani bir kazanımdan ziyade, kendileri için bir rahatlama olarak görüyor. Görünürde bu dönüşe sevinçle yaklaşsalar da, bu sevinç, yıllardır “Ülkemde mülteci istemiyorum” söylemiyle yoğrulmuş bir çıkarcı tavrı yansıtıyor. Geçtiğimiz yıllarda Kayseri’deki gerilimlerin ve sosyal medyadaki nefret söylemlerinin ulaştığı nokta hafızalardayken, şimdi bu insanların teşekkürlerini bile sahiplenerek bir kibir sergilemeleri çelişkiden başka bir şey değil.

Suriyeliler, bu ülkede yıllarca ayrımcılığa ve ötekileştirmeye maruz kaldı. Ucuz iş gücü olarak sömürülmekten, fahiş kira bedellerine kadar pek çok sorunla karşılaştılar; sokakta ana dillerini konuştuklarında bile tepki topladılar. Bu halk, Türkiye’de yalnızca mülteci kimliğiyle değil, aynı zamanda suçlu, yük ve hatta tehdit olarak algılandı. Şimdi ise yıllardır maruz kaldıkları ayrımcılığı aşarak ülkelerine dönebilme ihtimalini kutladıklarında, bir kesim tarafından yine çıkar eksenli bir bakışla değerlendiriliyor. Bu tutum, bu insanlara verilen değeri değil, onların varlığını yalnızca bir yük olarak gören algıyı pekiştiriyor.

İkinci grup ise daha farklı bir pozisyonda duruyor; zafer sevincine görünürde bile ortak olmayan bu kesim, devrimi küçümseyen ya da tamamen reddedenlerden oluşuyor. Kendilerini “entelektüel” olarak tanımlayan bu grup, Suriye halkının mücadelesini, “ılımlı İslami güçlerin barbarlığı” ya da emperyalizmin oyunu olarak niteliyor. Ancak geçmişte diktatörlüklere ve baskıcı rejimlere karşı sert bir duruş sergileyen bu kişilerin, Suriye söz konusu olduğunda birdenbire bu kadar seçici davranması düşündürücü değil mi? Batı’da halk ayaklanmaları “devrim” olarak yüceltilirken, lu halkların benzer mücadeleleri neden sürekli kuşkuyla karşılanıyor?

Dahası, Esad rejimini açıkça savunup, bu rejimin bölgeyi laik bir düzene taşıyacağını iddia eden bir kesim de var. Bu görüşlerini, emperyalizme karşı oldukları gerekçesiyle savunuyorlar. Ancak bu tavır, halkların bağımsızlık mücadelelerini değersizleştirmenin ötesine geçemiyor. Suriye halkının özgürlük ve demokrasi taleplerini emperyalizmin bir aracı olarak değerlendirmek, onların mücadelelerini yok saymak anlamına geliyor. Bu söylemde, halkın direnişini küçümsemek ve onları edilgen bir pozisyona itmekten başka bir şey yok.

Oysa ortada büyük bir zafer ve halkın yıllardır süren direnişinin meyveleri var. Bu başarıyı görmezden gelmek, yalnızca Suriye halkına değil, toplumsal adaletin ve bağımsızlık mücadelesinin temel ilkelerine de zarar verir. Suriyeliler, savaştan kaçarak başka ülkelere sığındıkları için eleştirildiler, ama aynı kişiler bugün onların mücadelesine karşı üsttenci bir bakışla küçümseyici bir dil kullanıyor. Bu durum, yıllardır ’da gördüğümüz yaygın bir refleksin devamı niteliğinde. Herhangi bir direniş hareketi hemen emperyalizm ve İslami güçlerin iş birliği olarak nitelendiriliyor. 

Etnik ve mezhepsel çeşitliliğin gücü

Bu yaklaşım,  halklarının özneleşme çabalarını bastıran, onları sadece küresel güç dengelerinin bir nesnesi olarak gören indirgemeci bir bakış açısını temsil ediyor. Oysa Suriye’nin tarihi, etnik ve mezhepsel çeşitliliğiyle, zengin bir ortak yaşam kültürüne sahip bir geçmişe işaret ediyor. Bu kozmopolit yapı, bölgenin trajik hikayesini belirleyen tek etken değil; aynı zamanda onun yeniden inşa sürecindeki en büyük potansiyellerinden biri.

Lazkiye’de devrim sonrası Sünni, Alevi ve Hristiyan din adamlarının bir camide barış içinde bir arada yaşam üzerine konuşmak için buluşmaları, bu potansiyelin ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Esad rejiminin yıllarca uyguladığı soykırım ve baskıya rağmen, Suriyelilerin birlikte yaşam kültürüne olan inançlarını koruması, dünyanın görmezden gelemeyeceği bir dayanışma hikayesi. Suriye’nin geleceği için yalnızca fiziksel olarak yerle bir edilmiş bir ülkenin yeniden inşası değil, aynı zamanda halkın tüm kesimlerini kapsayan, eşitliği esas alan bir siyasi sistemin kurulması gerekiyor. Bu süreç, yalnızca yerel değil, aynı zamanda küresel sorumluluk bilinciyle takip edilmeli.

Orta Doğu’nun kaderini değiştirmek

Bugün Suriye halkının mücadelesine küçümseyerek bakanların tavrı, aslında bölgede yıllardır süregelen algıların bir yansıması. Otoriter rejimlerin yıkılışı, yalnızca o rejimlerin sembolik olarak son bulması değil; aynı zamanda halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadelelerinde bir dönüm noktasıdır. Bu başarıyı yalnızca jeopolitik çıkarlar ve büyük güçlerin hamleleriyle ilişkilendirmek, Suriye halkını özne olmaktan çıkarıp bir kez daha nesneleştirmek anlamına gelir.

Sonuç olarak, bu zafer, sadece bir rejimin sonu değil; aynı zamanda ’da süregelen sömürgeci ve otoriter düzenlerin aşılmasına dair güçlü bir umut taşıyor. Bu umudu küçümsemek ya da yok saymak, yalnızca bölgenin halklarına değil, özgürlük ve adalet arayışına da ihanet olacaktır. Suriye halkının bugünkü mücadelesi, tarihsel bir adaletsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik bir adımdır. Onların hikayesini, gerçek aktörlerini ve yaşanan trajedilerin sorumlularını doğru yerlerde görmek, bu süreçteki etik yükümlülüğümüzün bir parçası olmalı.

Suriye’nin, yerle bir edilmiş bir ülkenin, yeniden imar edilmesi gerekliliği kadar, yeni rejim karşısında halktan her kesimin eşit görüldüğü bir sisteme ihtiyacı var. Emperyalizmin olduğu kadar zalim dikta rejimi karşısında daima halkın yanında konumlanmanın güzelliğiyle elbette gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi yine halka yöneltecek ve devrim sonrası süreçte yaşanacak gelişmelerin takipçisi olmayı sorumluluk bileceğiz. Bu zaferle şunu fark etmemizin vakti artık geldi: “Suriyeliler” siyasi bir araçtan çok daha fazlası, her biri kendi kompleks duyguları ve hikâyeleriyle birer insan. Bizim insan olmamız da, onların sevinçle karşıladığı bu yeni başlangıca olan umutlarına kucak açmamızla mümkün olacak.

“Biz elimizden alınmışların kalabalık yasını tutarken göz göze geldiğimiz, mahçup tebessümlü günlerin hatırına o şen soframızı kuracağız. omuz omuza kurduğumuz o tasasız sokakların kaldırımında yürüyeceğiz. o havadar balkondan bakarken gözümüz dalmayacak.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir