Menü Kapat

Geçmişe Mazi Denir Mi? Nostaljisevicilik ve Eylemsizlik

Eski diziler, eski şarkılar, eski Ramazanlar, plaklar yahut kasetler… Bunlar yazının başlığını okuduğunuzda aklınıza gelebilecek pek çok şeyden sadece birkaçı. Konunun üstüne giderken ben de kendimi bu engele takılırken buldum ve maziye dönük örtük tutkumuzu “görünür” olanda, salt imajda aradım. Fakat bu yazıda tartışacağım şey geçmişle kurduğumuz ilişkinin kendisi ve bu ilişkinin eylemsizliğe nasıl teşne olduğu.

Geçmişle kurduğumuz ilişki hep sorunlu oldu. Daha doğrusu geçmişle kurduğumuz ilişki biçimleri bizden önce vardı ve başka türlüsünü öğrenmediğimizden zamansal akışı anlamlandırma şeklimiz birbirine oldukça benziyordu. Geçmişe baktığımızda gördüklerimiz ne kadar biricikse, her hatırlayışın, geçmişe her göz kırpışın yeniden yazma olduğu gerçeği de bir o kadar es geçtiğimiz banal bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Zamanın geçmiş-şimdi-gelecek üçlemesiyle lineer bir yapıya dönüştürülmesiyle birlikte “döngüsel” zamanın tersyüz edilmesinden beri kapıyı çarpıp çıkmamız gereken, işimiz olduğunda gerekli malzemeleri alıp yüzümüzü tekrar geleceğe dönmemiz beklenen bir depoya dönüştü geçmiş. Umut ya da umutsuzluk geleceğe yakıştırılırken, pişmanlık ya da özlem geçmişe hapsedildi.

Hâlbuki eskilerin muhayyile dediği hayal gücü yetisi, gücünü geçmişten almıyor muydu? Önceden gördüklerimizi, işittiklerimizi, deneyimlediklerimizi farklı biçimlerde bir araya getirerek sahici bir şeyler ürettiğimizi iddia etmiyor muyuz? “Güneş altında söylenmemiş söz yoktur.” sözü de buna işaret etmiyor mu? Söylenmemişi aramak yerine yeni şekil ve biçimlerde “söylenmiş olanı” dışa vurmaya çalışmıyor muyuz?

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Muvakkit Nuri Efendi’ye şöyle söyletmişti Tanpınar: “Hâl (şimdi) yoktur; mazi ve onun emrinde müstakbel vardır.” Şimdi’den bahsetmek mümkün değil mi yani? Örneğin siz bu cümleyi okurken, bir “Şimdi” daha geçmedi mi? Her “Şimdi” dediğimizde, her “ân” dediğimizde o ân geride kalmıyor mu? Belki de sorun, ânı yakalamaya verdiğimiz nevrotik değerdedir.

Bana soracak olursanız ben geçmişe her baktığımda orada başka bir şey bulurum, aradığım neyse karşıma o dikilir. Hâliyle geçmişin bana tezahür etme biçimi niyetime bağlı olarak mütemadiyen değişir. Geçmiş, her seferinde bana başka türlü “açılır.” Geçmişe her bakışımızda bulduğumuz her neyse o -Merleau-Ponty’nin sanatsal nesneler hakkında söylediği gibi- kendi gizli tözlerini, maddi varoluş biçimlerini tuhafça iletir, gözümüzün önünde âdeta kanar. Bu nedenle bizim için çok zordur geçmişten açılan şeyin nerede hatta ne zaman olduğunu söylemek. Buradan bakınca donuk, pasif, kalıplaşmış bir geçmiş olgusundan söz edemiyoruz.

Geçmişle kurduğumuz ilişkinin sonuçlarından biri ise eylemsizlik problemi. Nostaljisevicilik, yani geçmişe yüklediğimiz ideal ve yüce değerler eylemsizliğe teşne oluyor. Çünkü geçmişte yaptıklarımız/yapmadıklarımız bir tür tatmin ya da pişmanlık hissi doğuruyor. Böylece ya yapacağımızı çoktan yapmış, verilecek emekleri çoktan vermişizdir ya da yapmadıklarımızdan ötürü pişmanlık duyuyoruzdur ama artık elden de bir şey de gelmiyordur. Dolayısıyla eylemeye ne yer ne gerek kalmıştır.

Sorumluluğu savmak için yollar ararken, geçmişin varlığı iyi bir uyuşturucu olmaya aday. Çoktan geçmiş gitmiş olduğu düşünülen, sandıklara kitlenen ve ivedilikle dönülüp işe yarar şeyi çıkardığımız bir mefhumu kullanmak eylemsizlik için biçilmiş bir kaftandır.

Peki her dönüp baktığımda yeni bir tezahürle karşılaşıyorsam, “Şimdi” dediğim an geçmişe bir çentik daha atıyorsam, Şimdi’yi geçmiş belirliyorsa; böyle âtıl, tedavülden kalkmış, kapanıp gitmiş, geride kalmış türünden sıfatlar geçmişle ne denli uyumlu? Zamanın teslisini (geçmiş/ şimdi/ gelecek) bir kenara bırakıp zamanı “yekpâre geniş bir ânın parçalanmaz akışı” olarak anlamamız, paradoksu çözmez mi?

Aslında geçmişle yani zamanla kurduğumuz bağı yeniden gözden geçirirsek ve zamanı döngüsel, çok yönlü gelişen, bölünemez bir süreklilik olarak düşünürsek; hâlin, Şimdi’nin, şu an ne yapıyorsak onun, geçmişimiz hâline geleceğini, dolayısıyla da Şimdi ile geçmişin aslında geleceğin de ta kendisi olduğu sonucuna ulaşırız. İşte o zaman sorumluluk almak ve harekete geçmek için nostaljisevicilik bir afyon olmaktan öteye geçer.

Belki o zaman, örneğin eski aşkları hatırlayıp “nerede” demekten vazgeçer, sevmeyi öğreniriz. Belki o zaman, samimiyetle saflıkla kurulan ilişkilere özlem duymak yerine emek vermeye başlarız. Belki o zaman, nostaljiyi yaşamak için plak dinleyip analog fotoğraflar çekmenin yanında zamanı kendimiz ve çevremizdekiler için gerçekten yavaşlatmayı, gerçekten “eylemeyi” deneriz.

Özetle, pasif, tedavülden kalkmış, sandıkta bekleyen bir geçmiş için eylemsizliğin kaçınılmaz olduğu tamamıyla doğru. Parçalanmamış, bütün hâlinde bir akış söz konusuysa Şimdi’nin eylemi tüm zamanı etkiliyor. Buna, Şimdi’deki hatırlayışlar da dahil. Tarih; belgelerden, antikalardan, tarihsel nesnelerden ibaret değil ve tarihin satır araları her zaman boş kalmaya devam edecek. Nasıl dolduracağımız ise bize bağlı olacak. Dolayısıyla geçmişe umut besleyip gelecekten pişman olmak da mümkün. Zamanı büken, biz değil miyiz? “Ama siz zavallısınız, ben de zavallıyım/ eskimiş şeylerle avunamıyoruz.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir